Salı akşamı kaç zamandır teyzeme gitmediğimi fark ettim. Hemen
hazırlanıp çıktım yola. Yanımda Birol’ün kitapları ve çantam var. 16K’ya
bindim. Binmez olaydım. Bi buçuk saatlik yolculuktan sonra son durağa yakın bi
yerde inip başka bir otobüse binip öyle gidebildim ancak.
Oraya vardıktan sonra Birol’ü aradım, sabah Gebze’ye
gelebileceğimi söyledim. Sabah da teyzemin eşi [enişte mi oluyor?] ile
çalıştıkları yere kadar, Şekerpınar’a gittim. Oradan Gebze’ye giden otobüslere
binip Gebze Belediyesi’nde indikten sonra Birol’ü haber verdim. Ancak bir hayal
kırıklığına uğradım. Birol burada çalışmıyormuş. Ben de bari buraya kadar
gelmişken Dilovası’na da gideyim dedim.
E-5’e inip otobüsü bekledim, 45 dk sonra Dilovası’nda idim.
Burası yakın bir zamanda kentleşmiş bir Kürdistan şehri gibiydi. Organize
sanayi bölgesinden yükselen karbonmonoksit ve muhtelif gazlar gökyüzünü
karartıyorlardı. Her taraf gecekondularla kaplıydı. Köy ile kent ikilemi arasında
kalmış bir ilçe olduğunu otobüsten iner inmez gördüğüm koyun sürüsüyle daha iyi
anladım. Belediye binası tam karşımda duruyordu. Eski bir bina idi. Biraz sonra
kapının önünde Birol göründü. El salladım, yanına gittim. Kimlik filan
bırakmadan ve herhangi bir x-ray cihazından geçmeden yukarı çıktım. Basın
odasına girdik. Kimse yoktu. Birol bugün meclis toplantısının olduğunu
söylemişti. Pek müsait olamayacaktı o yüzden.
Çantamı bırakıp kahvaltı yapmaya çıktık. Börek salonunda
böreklerimizi yiyip çaylarımızı içtikten sonra tekrar odaya geldik. Burada
yoğun bir Kürt nüfusu olmasına rağmen Belediye Ak Parti’nindi. Ancak
çalışanların birçoğu Kürt’tü. Tanıştığım bir iki arkadaş da gayet sıcakkanlı ve
muhabbeti seven kişilerdi.
Saat 1 gibi Kocaeli yönüne giden otobüse binip Halkevi durağında indim. Oradan Adapazarı’na direk giden minibüslerden birine bindim. Bi saat sonra Adapazarı’nda idim. Hemen Reha Abi’yi arayıp nerede inmem gerektiğini sordum. Tren garına gelmemi söyledi. Biraz sonra o ve Beytullah Abi geldiler.
Saat 1 gibi Kocaeli yönüne giden otobüse binip Halkevi durağında indim. Oradan Adapazarı’na direk giden minibüslerden birine bindim. Bi saat sonra Adapazarı’nda idim. Hemen Reha Abi’yi arayıp nerede inmem gerektiğini sordum. Tren garına gelmemi söyledi. Biraz sonra o ve Beytullah Abi geldiler.
Beytullah Abi bize az-buçuk buranın tarihinden bahsetti.
Burası 99 depreminden sonra kurulmuş denebilirdi. Nitekim yapıların birçoğu
depremden sonra inşa edilmişti ve tarih namına pek bi şey görünmüyordu.
Adapazarı’nın daha çok doğallığıyla ön planda olduğunu söyledi. Sonra bizi
Islama Köfte yemeye götürdü. Islama Köfte buranın en meşhur yemeği idi. Aslı
Balkanlarda olmak üzere buraya gelen göçmenler tarafından yaygınlaştırılmış.
Köftesinden ziyade ekmeği göze çarpıyordu. Et suyu ve çeşitli baharatlarla
yapılan sosa batırılmış bir ekmek kullanılıyordu. Tadı hakikaten güzeldi.
Yemekten sonra Kitapçılar Çarşısı’na geçtik. Orada Xir Sahaf’ta
Kadrican Abi’nin misafiri olduk. Epey muhabbet-sohbetten sonra Muttaki geldi.
Biraz daha oturduktan sonra Beytullah Abi bizi Sapanca’ya götürmek istediğini
söyledi. Tabii ki kabul ettik ve çıktık oradan. Çıkarken Kadrican Abi’nin
hediyesi olan Mustafa Kutlu’nun 1. Baskı Bu Böyledir kitabı için kendisine
teşekkür ettik :)
Sapanca şehir merkezine yarım saat uzaklıkta gölün kıyısında
kurulmuş bir ilçe. Gayet temiz ve sakin bir yere benziyordu. Çekirdeğimizi alıp
sahile doğru yürüdük. O esnada Mısır’da darbe oluyordu. Bizler de hem siyaset
konuşuyor hem de Gezi ile doruğa çıkan mizahtan nasibimizi alıyorduk. Çay
bahçesine oturup çay istedikten sonra Yusuf Abi ismiyle bir Felsefeci zuhur
etti yanımızda. Onunla da epey muhabbet ettik. Sonra Reha Abi’nin otobüs
saatinin yaklaştığını fark edip kalktık.
Otogara geldiğimde benim bindiğim minibüslerden birine
tekrardan binip Kocaeli’ne gidecektim. Oradaki herkesle vedalaşıp minibüse
bindim. Saat 22:15’ti. Kocaeli’ne vardığımda saat 23:30’a geliyordu. Ve Tuzla’ya
gidecek olan 200 numaralı otobüsün saati geçmişti. Ben de ilk gelen otobüsle
önce Gebze’ye oradan da Tuzla’ya ya da Harem’e gitmeyi düşündüm. 400 numara
geldi, bindim. Gebze’nin son durak olduğunu düşünüp uyudum. Ve indiğimde
kendimi hiç bilmediğim bir yerde buldum: Darıca.
Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında
anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek
merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri
duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var,
geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam
beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a
nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye
taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal
de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar
şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı
düşünmeye başlıyorum.
Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum,
oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir
merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz
köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir
abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar.
Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda
hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.
Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum.
Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde
yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor
ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe
bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma
yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne
doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık
bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.
Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü
biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta
tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam
gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap
olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili
değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman
kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu
suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün
olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane
biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor
benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri
verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği
susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere
kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…
Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim,
telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye
geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum.
İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya
cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki
değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran
Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu
anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı
açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat
olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup
çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına koyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda
gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe
başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs
geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye
binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat
9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.
Not: Fotoğrafın aslında Halide Edip Adıvar'ın Çaresaz adlı eseri vardı. Can Yayınları'ndan çıkan baskısı. Kapaktaki fotoğraf meşhur Scarface filminden Al Pacino'nun fotoğrafıdır. Alttaki logo İletişim Yayınları'nın kirpisinin ters dönmüş halidir. Yazılar Times New Roman ile yazılmıştır. Renk seçimi öylesinedir. Bi de hikaye [ya da günlük]'nin blogda yayınlanması tamamen bir PR çalışmasıdır. Kahrolsun popülizm. Yaşasın Sait Çakar Hikayeleri :)
YanıtlaSil