Hikayenin devamı;
Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var, geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı düşünmeye başlıyorum.
Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum, oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar. Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.
Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum. Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.
Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…
Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim, telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum. İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına k
oyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat 9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder