4 Temmuz 2013 Perşembe

Bir Adamın Garip Çaresizliği

Salı akşamı kaç zamandır teyzeme gitmediğimi fark ettim. Hemen hazırlanıp çıktım yola. Yanımda Birol’ün kitapları ve çantam var. 16K’ya bindim. Binmez olaydım. Bi buçuk saatlik yolculuktan sonra son durağa yakın bi yerde inip başka bir otobüse binip öyle gidebildim ancak.

Oraya vardıktan sonra Birol’ü aradım, sabah Gebze’ye gelebileceğimi söyledim. Sabah da teyzemin eşi [enişte mi oluyor?] ile çalıştıkları yere kadar, Şekerpınar’a gittim. Oradan Gebze’ye giden otobüslere binip Gebze Belediyesi’nde indikten sonra Birol’ü haber verdim. Ancak bir hayal kırıklığına uğradım. Birol burada çalışmıyormuş. Ben de bari buraya kadar gelmişken Dilovası’na da gideyim dedim.

E-5’e inip otobüsü bekledim, 45 dk sonra Dilovası’nda idim. Burası yakın bir zamanda kentleşmiş bir Kürdistan şehri gibiydi. Organize sanayi bölgesinden yükselen karbonmonoksit ve muhtelif gazlar gökyüzünü karartıyorlardı. Her taraf gecekondularla kaplıydı. Köy ile kent ikilemi arasında kalmış bir ilçe olduğunu otobüsten iner inmez gördüğüm koyun sürüsüyle daha iyi anladım. Belediye binası tam karşımda duruyordu. Eski bir bina idi. Biraz sonra kapının önünde Birol göründü. El salladım, yanına gittim. Kimlik filan bırakmadan ve herhangi bir x-ray cihazından geçmeden yukarı çıktım. Basın odasına girdik. Kimse yoktu. Birol bugün meclis toplantısının olduğunu söylemişti. Pek müsait olamayacaktı o yüzden.

Çantamı bırakıp kahvaltı yapmaya çıktık. Börek salonunda böreklerimizi yiyip çaylarımızı içtikten sonra tekrar odaya geldik. Burada yoğun bir Kürt nüfusu olmasına rağmen Belediye Ak Parti’nindi. Ancak çalışanların birçoğu Kürt’tü. Tanıştığım bir iki arkadaş da gayet sıcakkanlı ve muhabbeti seven kişilerdi.

Saat 1 gibi Kocaeli yönüne giden otobüse binip Halkevi durağında indim. Oradan Adapazarı’na direk giden minibüslerden birine bindim. Bi saat sonra Adapazarı’nda idim. Hemen Reha Abi’yi arayıp nerede inmem gerektiğini sordum. Tren garına gelmemi söyledi. Biraz sonra o ve Beytullah Abi geldiler.

Beytullah Abi bize az-buçuk buranın tarihinden bahsetti. Burası 99 depreminden sonra kurulmuş denebilirdi. Nitekim yapıların birçoğu depremden sonra inşa edilmişti ve tarih namına pek bi şey görünmüyordu. Adapazarı’nın daha çok doğallığıyla ön planda olduğunu söyledi. Sonra bizi Islama Köfte yemeye götürdü. Islama Köfte buranın en meşhur yemeği idi. Aslı Balkanlarda olmak üzere buraya gelen göçmenler tarafından yaygınlaştırılmış. Köftesinden ziyade ekmeği göze çarpıyordu. Et suyu ve çeşitli baharatlarla yapılan sosa batırılmış bir ekmek kullanılıyordu. Tadı hakikaten güzeldi.

Yemekten sonra Kitapçılar Çarşısı’na geçtik. Orada Xir Sahaf’ta Kadrican Abi’nin misafiri olduk. Epey muhabbet-sohbetten sonra Muttaki geldi. Biraz daha oturduktan sonra Beytullah Abi bizi Sapanca’ya götürmek istediğini söyledi. Tabii ki kabul ettik ve çıktık oradan. Çıkarken Kadrican Abi’nin hediyesi olan Mustafa Kutlu’nun 1. Baskı Bu Böyledir kitabı için kendisine teşekkür ettik :)

Sapanca şehir merkezine yarım saat uzaklıkta gölün kıyısında kurulmuş bir ilçe. Gayet temiz ve sakin bir yere benziyordu. Çekirdeğimizi alıp sahile doğru yürüdük. O esnada Mısır’da darbe oluyordu. Bizler de hem siyaset konuşuyor hem de Gezi ile doruğa çıkan mizahtan nasibimizi alıyorduk. Çay bahçesine oturup çay istedikten sonra Yusuf Abi ismiyle bir Felsefeci zuhur etti yanımızda. Onunla da epey muhabbet ettik. Sonra Reha Abi’nin otobüs saatinin yaklaştığını fark edip kalktık.

Otogara geldiğimde benim bindiğim minibüslerden birine tekrardan binip Kocaeli’ne gidecektim. Oradaki herkesle vedalaşıp minibüse bindim. Saat 22:15’ti. Kocaeli’ne vardığımda saat 23:30’a geliyordu. Ve Tuzla’ya gidecek olan 200 numaralı otobüsün saati geçmişti. Ben de ilk gelen otobüsle önce Gebze’ye oradan da Tuzla’ya ya da Harem’e gitmeyi düşündüm. 400 numara geldi, bindim. Gebze’nin son durak olduğunu düşünüp uyudum. Ve indiğimde kendimi hiç bilmediğim bir yerde buldum: Darıca.

Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var, geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı düşünmeye başlıyorum.

Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum, oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar. Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.

Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum. Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.

Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…


Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim, telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum. İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına koyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat 9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.

Hikayenin Devamı...

Hikayenin devamı;

Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var, geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı düşünmeye başlıyorum.

Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum, oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar. Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.

Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum. Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.

Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…

Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim, telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum. İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına k
oyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat 9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.