lezgînê mêrdînî
19 Ocak 2014 Pazar
Final Dönemi Umutsuzluğunun Başlangıcı Olarak: Pazartesi
Her senenin ortası ve sonunda -sene derken öğrenim yılından bahsediyorum- bende inanılmaz bir umutsuzluk oluşur. Bu ta liseden bu yana devam ediyor. Her defasında da geçer. Bazen bir müzikle bazen bir otobüs gezisiyle yok olur gider. Böyle de bir şey var demek için yazdım.
4 Temmuz 2013 Perşembe
Bir Adamın Garip Çaresizliği
Salı akşamı kaç zamandır teyzeme gitmediğimi fark ettim. Hemen
hazırlanıp çıktım yola. Yanımda Birol’ün kitapları ve çantam var. 16K’ya
bindim. Binmez olaydım. Bi buçuk saatlik yolculuktan sonra son durağa yakın bi
yerde inip başka bir otobüse binip öyle gidebildim ancak.
Oraya vardıktan sonra Birol’ü aradım, sabah Gebze’ye
gelebileceğimi söyledim. Sabah da teyzemin eşi [enişte mi oluyor?] ile
çalıştıkları yere kadar, Şekerpınar’a gittim. Oradan Gebze’ye giden otobüslere
binip Gebze Belediyesi’nde indikten sonra Birol’ü haber verdim. Ancak bir hayal
kırıklığına uğradım. Birol burada çalışmıyormuş. Ben de bari buraya kadar
gelmişken Dilovası’na da gideyim dedim.
E-5’e inip otobüsü bekledim, 45 dk sonra Dilovası’nda idim.
Burası yakın bir zamanda kentleşmiş bir Kürdistan şehri gibiydi. Organize
sanayi bölgesinden yükselen karbonmonoksit ve muhtelif gazlar gökyüzünü
karartıyorlardı. Her taraf gecekondularla kaplıydı. Köy ile kent ikilemi arasında
kalmış bir ilçe olduğunu otobüsten iner inmez gördüğüm koyun sürüsüyle daha iyi
anladım. Belediye binası tam karşımda duruyordu. Eski bir bina idi. Biraz sonra
kapının önünde Birol göründü. El salladım, yanına gittim. Kimlik filan
bırakmadan ve herhangi bir x-ray cihazından geçmeden yukarı çıktım. Basın
odasına girdik. Kimse yoktu. Birol bugün meclis toplantısının olduğunu
söylemişti. Pek müsait olamayacaktı o yüzden.
Çantamı bırakıp kahvaltı yapmaya çıktık. Börek salonunda
böreklerimizi yiyip çaylarımızı içtikten sonra tekrar odaya geldik. Burada
yoğun bir Kürt nüfusu olmasına rağmen Belediye Ak Parti’nindi. Ancak
çalışanların birçoğu Kürt’tü. Tanıştığım bir iki arkadaş da gayet sıcakkanlı ve
muhabbeti seven kişilerdi.
Saat 1 gibi Kocaeli yönüne giden otobüse binip Halkevi durağında indim. Oradan Adapazarı’na direk giden minibüslerden birine bindim. Bi saat sonra Adapazarı’nda idim. Hemen Reha Abi’yi arayıp nerede inmem gerektiğini sordum. Tren garına gelmemi söyledi. Biraz sonra o ve Beytullah Abi geldiler.
Saat 1 gibi Kocaeli yönüne giden otobüse binip Halkevi durağında indim. Oradan Adapazarı’na direk giden minibüslerden birine bindim. Bi saat sonra Adapazarı’nda idim. Hemen Reha Abi’yi arayıp nerede inmem gerektiğini sordum. Tren garına gelmemi söyledi. Biraz sonra o ve Beytullah Abi geldiler.
Beytullah Abi bize az-buçuk buranın tarihinden bahsetti.
Burası 99 depreminden sonra kurulmuş denebilirdi. Nitekim yapıların birçoğu
depremden sonra inşa edilmişti ve tarih namına pek bi şey görünmüyordu.
Adapazarı’nın daha çok doğallığıyla ön planda olduğunu söyledi. Sonra bizi
Islama Köfte yemeye götürdü. Islama Köfte buranın en meşhur yemeği idi. Aslı
Balkanlarda olmak üzere buraya gelen göçmenler tarafından yaygınlaştırılmış.
Köftesinden ziyade ekmeği göze çarpıyordu. Et suyu ve çeşitli baharatlarla
yapılan sosa batırılmış bir ekmek kullanılıyordu. Tadı hakikaten güzeldi.
Yemekten sonra Kitapçılar Çarşısı’na geçtik. Orada Xir Sahaf’ta
Kadrican Abi’nin misafiri olduk. Epey muhabbet-sohbetten sonra Muttaki geldi.
Biraz daha oturduktan sonra Beytullah Abi bizi Sapanca’ya götürmek istediğini
söyledi. Tabii ki kabul ettik ve çıktık oradan. Çıkarken Kadrican Abi’nin
hediyesi olan Mustafa Kutlu’nun 1. Baskı Bu Böyledir kitabı için kendisine
teşekkür ettik :)
Sapanca şehir merkezine yarım saat uzaklıkta gölün kıyısında
kurulmuş bir ilçe. Gayet temiz ve sakin bir yere benziyordu. Çekirdeğimizi alıp
sahile doğru yürüdük. O esnada Mısır’da darbe oluyordu. Bizler de hem siyaset
konuşuyor hem de Gezi ile doruğa çıkan mizahtan nasibimizi alıyorduk. Çay
bahçesine oturup çay istedikten sonra Yusuf Abi ismiyle bir Felsefeci zuhur
etti yanımızda. Onunla da epey muhabbet ettik. Sonra Reha Abi’nin otobüs
saatinin yaklaştığını fark edip kalktık.
Otogara geldiğimde benim bindiğim minibüslerden birine
tekrardan binip Kocaeli’ne gidecektim. Oradaki herkesle vedalaşıp minibüse
bindim. Saat 22:15’ti. Kocaeli’ne vardığımda saat 23:30’a geliyordu. Ve Tuzla’ya
gidecek olan 200 numaralı otobüsün saati geçmişti. Ben de ilk gelen otobüsle
önce Gebze’ye oradan da Tuzla’ya ya da Harem’e gitmeyi düşündüm. 400 numara
geldi, bindim. Gebze’nin son durak olduğunu düşünüp uyudum. Ve indiğimde
kendimi hiç bilmediğim bir yerde buldum: Darıca.
Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında
anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek
merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri
duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var,
geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam
beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a
nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye
taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal
de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar
şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı
düşünmeye başlıyorum.
Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum,
oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir
merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz
köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir
abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar.
Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda
hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.
Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum.
Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde
yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor
ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe
bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma
yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne
doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık
bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.
Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü
biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta
tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam
gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap
olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili
değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman
kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu
suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün
olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane
biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor
benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri
verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği
susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere
kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…
Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim,
telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye
geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum.
İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya
cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki
değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran
Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu
anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı
açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat
olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup
çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına koyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda
gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe
başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs
geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye
binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat
9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.
Hikayenin Devamı...
Hikayenin devamı;
Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var, geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı düşünmeye başlıyorum.
Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum, oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar. Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.
Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum. Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.
Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…
Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim, telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum. İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına k
oyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat 9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.
Otobüste kalan son yolcuydum. Tüm kapılarını açtığında anladım ki, burası son durakmış. İndim. Etrafı uykulu gözlerle kolaçan ettim. Pek merkezi bir yere benzemiyor. İlerde bir park var. Parkın köşesinde biri duruyor. Saat gecenin 12:30’u. Adam tekin görünmüyor. Arkamda bir yokuş var, geldiğim yer. Gebze bu yönde olmalı. Biraz sonra yolun karşısında üç adam beliriyor. Sarhoşlar ama çok değil. Sendelemiyorlar. Memur olmalılar. İstanbul’a nasıl gideceğimi soruyorum. İki ihtimalden bahsediyorlar. Ya buradan Gebze’ye taksi ile gider oradan giderim, ya da buradan direk taksiye binerim. İki ihtimal de bana uzak. Yavaş yavaş yokuşa yola doğru çıkıyorum. Aklımda Turgut Uyar şiiri var. Birine daha söylüyorum; cevap aynı. O zaman burada mahsur kaldığımı düşünmeye başlıyorum.
Tepeye ulaşınca yoldan geçen arabalara elimi kaldırıyorum, oralı olan yok. Yokuştan aşağı iniyorum. Yükselen minareler görüyorum. Ve şehir merkezi olduğunu düşündüğüm uzak bir yer. Belki de Gebze’dir. Etrafta sahipsiz köpekler ve sarhoşlar dışında kimse yok derken yolun karşısından çarşaflı bir abla ve eşi görünüyor. Hemen onlara doğru yöneliyorum, tedirgin oluyorlar. Durumumu izah edince biraz yumuşuyorlar. Camilerin kapalı olduğu konusunda hemfikiriz. O halde geriye tek çare kalıyor: Hastane.
Hastaneyi tarif ediyorlar, indiğim yokuşu tekrar çıkıyorum. Ara sokaklardan sessizce ve sadece kedilerin fosforlu gözleri eşliğinde yürüyorum. Henüz soğukkanlılığımı yitirmiş değilim. Ara sokaklar çoğalıyor ancak ben hala kırmızı tabelada yazılı ACİL yazısını göremiyorum. Burası tepe bir yer. Adamın biri elinde telefonla bana doğru geliyor. Diğer elinde dondurma yediğini görünce cesaretim artıyor. Hastaneyi soruyorum ve tarif ettiği yöne doğru son bir hamle daha atıyorum. Yorulmuşum. Bir de ne göreyim, kapısı açık bir öğrenci yurdu: Darıca Hisar Talebe Yurdu.
Cam kaplamalı kapıya vuruyorum, biraz sonra şakirt görünümlü biri çıkıyor. Boyu biraz kısa cemaat bıyığı olan bir adam. Önce kapıyı açmakta tereddüt ediyor. Sonra durumu izah edince kapıyı açıyor. Yetkiliyi aramam gerekiyor diyor. Tamam diyorum ve tedirgin bir halde beklemeye başlıyorum. Cevap olumsuz. Telefona cevap vermiyormuş ve kendisi de beni içeri almaya yetkili değilmiş. İçimde ince bir burukluk yaşıyorum. Böyle olmamalı diyorum. “Müslüman kardeşin açıkta kalmış ve sen onu içeri almak için yetki istiyorsun.” Onu suçlayamıyorum. Çünkü gayet doğal bir şekilde beni almama hakkına sahip. Ve üzgün olduğunu söyleyip üstüne [şaşırmış olmalı] teşekkür ediyor. Oradan çıkıyorum. Hastane biraz ilerde. Etrafta köpek sesleri. Acil kapısına yöneliyorum. Kimse ilgilenmiyor benimle. Herkeste bir koşuşturma. Çoğu laboratuvar sonuçlarını bekliyor. Kan tahlilleri verenler, idrarını kimsenin görmemesi için peçeteye saranlar, elindeki bebeği susturmaya çalışanlar, sonuçları çıkmadığı ya da kaybolduğu için görevlilere kızanlar, acilen bir yerlere yetişmeye çalışanlar…
Tam bir curcuna halinin ortasındayım. Bir kenara iliştim, telefonumun şarjı bitmişti. Bir priz bulup şarja koymalı. Buluyorum. Saat 2’ye geliyor. O gün aldığım ve uzun zaman önce okuduğum Bu Böyledir’i açıp okumaya başlıyorum. İnce kitap, çabuk bitiyor. Ama saatler geçmiyor. Uykum var ama uyumaya cesaretim yok. Bir de saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Elimde bir iki değerlendirme yazısı var, onları da okuyorum. İlerde bir koltuğun üstünde duran Radikal’i alıp okumaya başlıyorum. Saat 3’e geliyor. Ahmet Nursoy arıyor beni. Durumu anlatıyorum, gülüyor. Cesaretimi toplayıp bir kenara çekiliyorum ve bilgisayarı açıp dün gece indirdiğim Hint filmini izlemeye başlıyorum. Daha yarım saat olmadan gözlerim kapanmaya başlıyor. Cüzdanımı, telefonumu çantama koyup çantayı koluma bağlıyorum ve başımın altına k
oyuyorum. Biraz sonra uyumuşum. Uyandığımda gün aydınlanmıştı. Saat 6’ya geliyordu. Biraz oyalanıp kalktım. Otobüsler işe başlamıştır. Nereden binmem gerektiğini soruyorum birine. Nihayet otobüs geliyor. Önce Gebze’ye oradan da Şekerpınar’a dönüyorum. Oradan kalkan 130Ş’ye binip Kadıköy’e yollanıyorum. Otobüste yine uyumuşum. Yurda döndüğümde saat 9:30’u buluyor. Yüzümü yıkamadığımı fark ediyorum. Doğruca lavaboya gidiyorum.
22 Mayıs 2012 Salı
Vazgeçmek Yahut Pes Et…
Bazı anlar oluyor ki…
Hayatında ki bütün faniliklerden men olmak ister kendim…
İstanbul’da üniversite okumaktan…idealist ve yüce fikirlerden… seni sevenlerden… sevdiğinden… anne-babandan… yaşadığın şehirden… ilerde olmasını dilediğin hayattan…güzel bir yaşamdan… belki çok güzel bir Elif veya Hüseyin’den… kullanmadığın ayakkabılarından... gömleklerinden… pantolonlarından… saatlerinden… okumayı düşündüğün kitaplardan… okuduklarından… izlediğin ve izleyeceğin filmlerden… yabancı ve eski para koleksiyonundan… topladığın Taraf’lardan…
Hayır kısacası falan yok bu işin… Uzuncası hem de en uzun listelerden… Sabah uyumaktan, yemek yemekten, gezmekten, konuşmaktan, dinlemekten, anlatmaktan, anlamaktan, parktan, dondurmadan, sudan, ekmekten, uyumaktan ve rüyadan v-a-z-g-e-ç-m-e-k istiyorum!!!
Neden ben? Kavgasında yıpranmaktansa teslim olmayı diliyorum… Hayalini kurduğum tüm birlikteliklerden de sıyrılmak… Olmamış ya daolmayacak olanlardan işte… Ne bileyim artık herşeyden… Bana sadece O yeter! Herşey O!
Doğduğumdan sonra annemin sancıları bitmemiş. Başımdakilerden dolayı çok çekmiş zavallı. Aslında zavallı falan değil. Şefkat abidesi. Şu an ne düşünüyor bilmiyorum. Acaba diyor mudur? “Ben oğlumu doğurdum, emzirdim, büyüttüm” işte ne bileyim bir annenin oğlundan dileği nedir diye? Herhalde kendilerine her halukarda sahip çıkan, ortada bırakmayan ve klasik olarak mürüvetini görmek isteyen bir profil. Anneciğim sen bunları mı diliyorsun? “Ah! Hayır oğlum! Sen kendini bil Rabbini hakkıyla tanı bu bana yeter” mi diyorsun. Ben her ikisini de derdim belki de anne olsam.
Bakın dediklerime. Zıt fikirler gibi değil mi? Hayır değil! Her iki durumda da O’na ulaşma çabası var!
Her şeyden vazgeçmek… Ya da tüm faniliklerden, daha makul! Senden, ondan, şundan, bundan, benden… Yaşamaktan… Yazmak ve kitaptan da… Vazgeçmek… Lazgin AKAN 10.06.2010/01.37 Gaziantep
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
